22 Nisan 2015 Çarşamba

YAZMASAYDIM DELİ OLACAKTIM! Sait Faik


Neredeyse bir aydır bekliyorduk. Anneli çocuklu toplam yirmi iki kişi olduğumuzu görünce gözlerime inanamadım. Biz okulumuzdan bağımsız, bir cumartesi çocuklarımızı kaptığımız gibi Burgazada’ya Sait Faik Müzesi’ne giden annelerdik. İstanbul bize göz kırpmış, ılık bir havaya uyanmıştık.

Önce poyraz karşıladı bizi, anneler arası yavaş yavaş muhabbetler söndü, teknenin üstünde farklı yerlere dağıldık. Çocuklar tınmamıştı, sırtlarında çantalar ellerinde fotoğraf makinaları heyecanla adaya varmayı bekliyorlardı.

Aramızda bir de içinin rengini saçlarına taşımış bir kadın. Füsun Çetinel elinde vapur çayı ve gazetesi (kendi röportajını okuyordu) ara ara bana sorular soruyordu. Kim bilir kaçıncı gelişi, aslında bugünü olur kılan, yine ilk gün gibi heyecanlı. Çocukların isimleri, okulda neler yaptıklarını öğrenmek istiyordu… Bense midem izin verdiğince cevap veriyordum. Yoksa bulmuşum Füsun’u susar mıyım, ama mecbur susuyorum işte.

Adaya vardığımızda bizi iskelede üç tane bisikletli adalı çocuk karşıladı. Bu çok önemli kişilerce karşılanmak yüzümüzdeki memnuniyeti ikiye katladı. Çocuklardan biri kamkara kabarık dalgalı saçlı, güzeller güzeli. Adı Bulutmuş. Kara bulut! Bütün gün onu izledim, adaya has rahatlığı doğallığı, sorulara verdiği cevaplar, bu küçücük kalplerin müzeyi sahiplenişleri hepsi müthişti.

Müzeyi gezmeye önce bahçesinden başladık. Yeni çiçeklenmiş erguvanın altında Füsun çocukları tanıştırdı. Ve sonra “Sait Faik kimdir?” diye sordu. Biz şehirli çocukların şehirli anneleri onları geziye her anlamda hazırlamıştık, yedekleri, montları, şapkaları, ipadleri, fotoğraf makinaları vardı ama hiçbirimizin aklına Sait Faik hakkında konuşmak gelmemişti.

Ayasofya KonuşuyorFüsun başladı çocuklara sorular sorarak Sait Faik’i, doğa sevgisini, neden adayı seçtiğini anlatmaya. Hepsi hevesle dinlediler. Öğrendiler. Bir iki parça öykü okudu, öyküleri o özel bahçede içlerine çektiler. Sonra müzenin çok tatlı müdürü geldi yanımıza, çocuklarla tanıştıktan sonra müzeyi bizzat gezdirdi. Müzenin tarihi, Sait Faik’in hayatı, odalardaki objeler hakkında çocukları hiç sıkmayacak tam da onların anlayacağı bir dilde bilgi verdi.

Sonra yine erguvanın altında yerlerimizi aldık, gezinin başından beri elimde sımsıkı tuttuğum Gergedan Kitapevi torbasını açtım. Tam on dört adet Füsun Çetinel’in Günışığı Kitapevi’nden yeni çıkmış kitabı, "Ayasofya Konuşuyor". Çocuklar sıraya girdiler, Füsun hepsini özenle imzaladı. O sırada benim aklımda yeni bir proje canlanıyordu, yakında Füsun’la kitabı üzerine, Veli üzerine (kitaptaki karakter) bir söyleşi yapsak diye… (Kitap hakkında ayrıca yazacağım)

Müzeden ayrılmadan bir grup anne müze mağazaya uğradık, benim henüz yedisini doldurmamış küçüğüm “anne bana Son Kuşlar’ın mıknatısını al” diye beni çekiştiriyordu. Daha gurur duyacağım bir çekiştirme düşünemiyorum. Füsun’u öptüm teşekkür ettik (ne kadar etsek azdır bence çok güzel hazırlanmıştı, koca bir zaman ayırdı bize) , ama ne yazık ki yeni bir grup girmişti ve Canan Hanım’ı görüp ona teşekkür edemedik.



Sonra vurduk kendimizi Kalkapazankaya’ya. Çocuklar bahçenin tadını çıkarırken biz anneler de elimizde içkilerimiz dalga seslerinde muhteşem bir sohbete daldık.

Ne mutlu bana bu kadar birbirine ayak uyduran bir grubun içine düştüm… Ne mutlu bize bir müze gezisinin değerini bilen çocuklarımız var…

Sait Faik’in vasiyeti üzerine sorumluluğu Darüşşaka Cemiyeti’ne verilen müze evi mutlaka görün. Yazarın yaşamına tanıklık etmiş bu evde, ona ait eşyalar, fotoğraflar, mektuplar, kitapları, yatağı sizi bambaşka bir zamana götürmek için bekliyor. 11 Mayıs 2009 tarihinde restore edilmiş şekilde yeniden ziyarete açılmış olan müze ev, ülkemizde en fazla ziyaret edilen müze evlerden biri olmuş.

Unutmadan Füsun'un ayrıca harika bir blogu var, öykününevhali, bakmanızı tavsiye ederim.
Sevgiyle kalın!

Nazlı Ayça Özkarahan

1 Nisan 2015 Çarşamba

RENGARENK BİR PAZAR: Kumaş Üzerine Serigrafi Baskı





Büyüklerimizin Maymun İştah Dediği Şey Aslında Yaratıcılığımızı Besleyen Kanallardan Biri;





Geçenlerde kızlarım bana bir hediye yapmak istediklerini söylediler. Biz de bir pazar öğleden sonrayı Studio Caddebostan’da geçirmek üzere yola çıktık.



Şanslıyız ki atölyenin sahibi kızlarımın halası. Dolayısıyla zaman zaman atölyeyi kapamış gibi bir hisle istediğimiz gibi çalışabiliyoruz. Kimi zaman gravür baskı yapıyoruz, kimi zaman serigrafi kimi zaman mono baskı. Henüz altı aylıkken ellerine boya kalemi ve fırça verdiğim kızlarım zaten her türlü aktiviteye dünden razı olduklarından bu yönde ben besledikçe onlar alıyorlar.


Herkesin sanata yetenekli olduğuna inanan biriyim. Yeter ki insanın bu yeteneği keşfetmesine izin verilsin. Elbette hayatınızın esas uğraşı olmak zorunda değil ama yarattığımız en ufak bir şey, rutinden çıkarak elde ettiğimiz en ufak bir çıktı dahi içimizdeki ustayı bize hissettirebiliyor. Elbette bu da ruhumuza iyi geliyor. Ertesi güne daha güzel başlıyoruz. En azından bana öyle oluyor, gülücükler dağıtmaya başlıyorum. Sık sık meditasyon yapan biri olarak artık eminim ki durağan hallerdense hareketli hallerde daha çabuk rahatlamaya geçiyorum. Bu sebeple zaman zaman daha önce de bahsettiğim mandala ve baskı tekniklerine takılmak, zaman zaman teknikleri birbirini içinde karıştırmak içimde bahar coşkusu yaratıyor.



Anne olarak bir de amacım bazı şeylerin olurunu çocuklarıma gösterebilmek. Bu sebeple ben farklı aktivitelerin farklı denemelerin bir maymun iştahlılık olmadığını aksine çocukları beslediğini, onlara farklı bakış açıları kazandırırken aynı zamanda özgüvenlerine de destek olduğunu, yaratıcı yanlarını beslediğini düşünüyorum. Düşünen varlıklar olarak sadece tüketmenin son derece ızdırap verici olduğu kanaatindeyim. Ve tüm bu bilincimizle bir resmi eline aldığında “ağacın gövdesi mor olmaz ki” demeyen nesiller yetiştirme görevimiz olduğunu düşünüyorum. Çok mu oluyorum? Sanmam, yapabileceklerini bildikleri sürece kendilerine çizdikleri sınıflar da genişleyecek, böylece daha mutlu bir nesil olacaklar diye umuyorum.




Evet gelelim asıl konumuza serigrafi kumaş baskı günümüze. Atölyeye gitmeden önce kızlar benim için hangi şekilleri basmak istediklerine karar verdiler. Çok sevdiğim hayat ağacı ile bir de kelebek seçtiler. Bu işlemi birkaç gün önceden yapmalısınız ki atölyenin sahibi Ahu Hala (sizler hanım veya abla diyebilirsiniz tabii) önceden bu görsellerle ipek üzerine pozlandırma yapabilsin. Böylece herkes kendi istediği görseli istediği kumaşa basabiliyor. Harika değil mi? Kendi fotoğrafınızdan tutun da Harry Potter’a kadar aklına gelebilecek her şeyi istediğiniz gibi renklendirip ellerinizle baskı alıyorsunuz. Ve bunu çocuğunuzla birlikte yapıyorsunuz. Sonra da gururla giyiyorsunuz!



İlgilenirseniz Ahu 11 Nisanda yeni bir workshop yapacak, detaylı bilgi almak isterseniz yukarıdaki linke tıklayıp web sayfasına ulaşabilirsiniz. Mümkün olduğunca farklı resimlerle sayfayı renklendirmek istedim ancak eller boyalıyken ancak bu kadar çekilebiliyormuş. :) Kusura bakmayın.




Sevgiyle ve huzurla kalın!



Nazlı Ayça Özkarahan