22 Nisan 2015 Çarşamba

YAZMASAYDIM DELİ OLACAKTIM! Sait Faik


Neredeyse bir aydır bekliyorduk. Anneli çocuklu toplam yirmi iki kişi olduğumuzu görünce gözlerime inanamadım. Biz okulumuzdan bağımsız, bir cumartesi çocuklarımızı kaptığımız gibi Burgazada’ya Sait Faik Müzesi’ne giden annelerdik. İstanbul bize göz kırpmış, ılık bir havaya uyanmıştık.

Önce poyraz karşıladı bizi, anneler arası yavaş yavaş muhabbetler söndü, teknenin üstünde farklı yerlere dağıldık. Çocuklar tınmamıştı, sırtlarında çantalar ellerinde fotoğraf makinaları heyecanla adaya varmayı bekliyorlardı.

Aramızda bir de içinin rengini saçlarına taşımış bir kadın. Füsun Çetinel elinde vapur çayı ve gazetesi (kendi röportajını okuyordu) ara ara bana sorular soruyordu. Kim bilir kaçıncı gelişi, aslında bugünü olur kılan, yine ilk gün gibi heyecanlı. Çocukların isimleri, okulda neler yaptıklarını öğrenmek istiyordu… Bense midem izin verdiğince cevap veriyordum. Yoksa bulmuşum Füsun’u susar mıyım, ama mecbur susuyorum işte.

Adaya vardığımızda bizi iskelede üç tane bisikletli adalı çocuk karşıladı. Bu çok önemli kişilerce karşılanmak yüzümüzdeki memnuniyeti ikiye katladı. Çocuklardan biri kamkara kabarık dalgalı saçlı, güzeller güzeli. Adı Bulutmuş. Kara bulut! Bütün gün onu izledim, adaya has rahatlığı doğallığı, sorulara verdiği cevaplar, bu küçücük kalplerin müzeyi sahiplenişleri hepsi müthişti.

Müzeyi gezmeye önce bahçesinden başladık. Yeni çiçeklenmiş erguvanın altında Füsun çocukları tanıştırdı. Ve sonra “Sait Faik kimdir?” diye sordu. Biz şehirli çocukların şehirli anneleri onları geziye her anlamda hazırlamıştık, yedekleri, montları, şapkaları, ipadleri, fotoğraf makinaları vardı ama hiçbirimizin aklına Sait Faik hakkında konuşmak gelmemişti.

Ayasofya KonuşuyorFüsun başladı çocuklara sorular sorarak Sait Faik’i, doğa sevgisini, neden adayı seçtiğini anlatmaya. Hepsi hevesle dinlediler. Öğrendiler. Bir iki parça öykü okudu, öyküleri o özel bahçede içlerine çektiler. Sonra müzenin çok tatlı müdürü geldi yanımıza, çocuklarla tanıştıktan sonra müzeyi bizzat gezdirdi. Müzenin tarihi, Sait Faik’in hayatı, odalardaki objeler hakkında çocukları hiç sıkmayacak tam da onların anlayacağı bir dilde bilgi verdi.

Sonra yine erguvanın altında yerlerimizi aldık, gezinin başından beri elimde sımsıkı tuttuğum Gergedan Kitapevi torbasını açtım. Tam on dört adet Füsun Çetinel’in Günışığı Kitapevi’nden yeni çıkmış kitabı, "Ayasofya Konuşuyor". Çocuklar sıraya girdiler, Füsun hepsini özenle imzaladı. O sırada benim aklımda yeni bir proje canlanıyordu, yakında Füsun’la kitabı üzerine, Veli üzerine (kitaptaki karakter) bir söyleşi yapsak diye… (Kitap hakkında ayrıca yazacağım)

Müzeden ayrılmadan bir grup anne müze mağazaya uğradık, benim henüz yedisini doldurmamış küçüğüm “anne bana Son Kuşlar’ın mıknatısını al” diye beni çekiştiriyordu. Daha gurur duyacağım bir çekiştirme düşünemiyorum. Füsun’u öptüm teşekkür ettik (ne kadar etsek azdır bence çok güzel hazırlanmıştı, koca bir zaman ayırdı bize) , ama ne yazık ki yeni bir grup girmişti ve Canan Hanım’ı görüp ona teşekkür edemedik.



Sonra vurduk kendimizi Kalkapazankaya’ya. Çocuklar bahçenin tadını çıkarırken biz anneler de elimizde içkilerimiz dalga seslerinde muhteşem bir sohbete daldık.

Ne mutlu bana bu kadar birbirine ayak uyduran bir grubun içine düştüm… Ne mutlu bize bir müze gezisinin değerini bilen çocuklarımız var…

Sait Faik’in vasiyeti üzerine sorumluluğu Darüşşaka Cemiyeti’ne verilen müze evi mutlaka görün. Yazarın yaşamına tanıklık etmiş bu evde, ona ait eşyalar, fotoğraflar, mektuplar, kitapları, yatağı sizi bambaşka bir zamana götürmek için bekliyor. 11 Mayıs 2009 tarihinde restore edilmiş şekilde yeniden ziyarete açılmış olan müze ev, ülkemizde en fazla ziyaret edilen müze evlerden biri olmuş.

Unutmadan Füsun'un ayrıca harika bir blogu var, öykününevhali, bakmanızı tavsiye ederim.
Sevgiyle kalın!

Nazlı Ayça Özkarahan

1 Nisan 2015 Çarşamba

RENGARENK BİR PAZAR: Kumaş Üzerine Serigrafi Baskı





Büyüklerimizin Maymun İştah Dediği Şey Aslında Yaratıcılığımızı Besleyen Kanallardan Biri;





Geçenlerde kızlarım bana bir hediye yapmak istediklerini söylediler. Biz de bir pazar öğleden sonrayı Studio Caddebostan’da geçirmek üzere yola çıktık.



Şanslıyız ki atölyenin sahibi kızlarımın halası. Dolayısıyla zaman zaman atölyeyi kapamış gibi bir hisle istediğimiz gibi çalışabiliyoruz. Kimi zaman gravür baskı yapıyoruz, kimi zaman serigrafi kimi zaman mono baskı. Henüz altı aylıkken ellerine boya kalemi ve fırça verdiğim kızlarım zaten her türlü aktiviteye dünden razı olduklarından bu yönde ben besledikçe onlar alıyorlar.


Herkesin sanata yetenekli olduğuna inanan biriyim. Yeter ki insanın bu yeteneği keşfetmesine izin verilsin. Elbette hayatınızın esas uğraşı olmak zorunda değil ama yarattığımız en ufak bir şey, rutinden çıkarak elde ettiğimiz en ufak bir çıktı dahi içimizdeki ustayı bize hissettirebiliyor. Elbette bu da ruhumuza iyi geliyor. Ertesi güne daha güzel başlıyoruz. En azından bana öyle oluyor, gülücükler dağıtmaya başlıyorum. Sık sık meditasyon yapan biri olarak artık eminim ki durağan hallerdense hareketli hallerde daha çabuk rahatlamaya geçiyorum. Bu sebeple zaman zaman daha önce de bahsettiğim mandala ve baskı tekniklerine takılmak, zaman zaman teknikleri birbirini içinde karıştırmak içimde bahar coşkusu yaratıyor.



Anne olarak bir de amacım bazı şeylerin olurunu çocuklarıma gösterebilmek. Bu sebeple ben farklı aktivitelerin farklı denemelerin bir maymun iştahlılık olmadığını aksine çocukları beslediğini, onlara farklı bakış açıları kazandırırken aynı zamanda özgüvenlerine de destek olduğunu, yaratıcı yanlarını beslediğini düşünüyorum. Düşünen varlıklar olarak sadece tüketmenin son derece ızdırap verici olduğu kanaatindeyim. Ve tüm bu bilincimizle bir resmi eline aldığında “ağacın gövdesi mor olmaz ki” demeyen nesiller yetiştirme görevimiz olduğunu düşünüyorum. Çok mu oluyorum? Sanmam, yapabileceklerini bildikleri sürece kendilerine çizdikleri sınıflar da genişleyecek, böylece daha mutlu bir nesil olacaklar diye umuyorum.




Evet gelelim asıl konumuza serigrafi kumaş baskı günümüze. Atölyeye gitmeden önce kızlar benim için hangi şekilleri basmak istediklerine karar verdiler. Çok sevdiğim hayat ağacı ile bir de kelebek seçtiler. Bu işlemi birkaç gün önceden yapmalısınız ki atölyenin sahibi Ahu Hala (sizler hanım veya abla diyebilirsiniz tabii) önceden bu görsellerle ipek üzerine pozlandırma yapabilsin. Böylece herkes kendi istediği görseli istediği kumaşa basabiliyor. Harika değil mi? Kendi fotoğrafınızdan tutun da Harry Potter’a kadar aklına gelebilecek her şeyi istediğiniz gibi renklendirip ellerinizle baskı alıyorsunuz. Ve bunu çocuğunuzla birlikte yapıyorsunuz. Sonra da gururla giyiyorsunuz!



İlgilenirseniz Ahu 11 Nisanda yeni bir workshop yapacak, detaylı bilgi almak isterseniz yukarıdaki linke tıklayıp web sayfasına ulaşabilirsiniz. Mümkün olduğunca farklı resimlerle sayfayı renklendirmek istedim ancak eller boyalıyken ancak bu kadar çekilebiliyormuş. :) Kusura bakmayın.




Sevgiyle ve huzurla kalın!



Nazlı Ayça Özkarahan

13 Mart 2015 Cuma

Ruhun Resmi: Mandala




silvia arsebük ile mandala
Uzun zamandır mandala atölyesine gitmek istiyordum. Atölyeye defalarca yazıldım ancak son dakikada bir şeyler oldu ve ben gidemedim. Böyle durumlarda kendimi bir saklambaç oyununda gibi hissederim. Bana çok yarayacak bir şeyi bulmam için saklar evren, ben de azimle aramaya devam ederim. Evet, azimle YeşimCimcoz Yazıevi'ndeki mandala atölyesine katılarak evreni bu oyunda da bertaraf etmiş oldum. Ve yanılmamışım kesinlikle bana iyi gelen yeni bir şey yakalamış oldum.



Mandala atölyesi derken hazır desenleri boyamaktan bahsetmiyorum elbet. Bir kaçtan fazla arkadaşım hazır desen boyuyoruz sandılar. Hatta biri arayıp “Eee nasıl boyanıyormuş” diye sordu. “Nasıl olacak” dedim “bildiğin boya kalemiyle bildiğin boyuyorsun. Ama önce çizmen lazım!” “Ama ben çizemem ki” dedi.



Kesinlikle sonucunda harika çizimler çıkıyor ve yeteneğe ihtiyacınız yok tek bilmeniz gereken daire, çizgi ve yamuk çizebilmek. Bir de eliniz pergel tutuyorsa kaptınız bu işi. Kural mural da yok. Serbestsiniz. Yapmanız gereken tek şey bir halka bitmeden ikinciye geçmemek.



Atölyeyi veren Silvia Arsebük dünya şekeri, samimi bir insan. Kızı doğunca kurumsal iş hayatından uzaklaşmış. Aklında fikrinde mandala yokmuş. Bir gün bir arkadaşı ona tek Türkçe kaynak olan mandala kitabını hediye etmiş. Ve macera böyle başlamış. Silvia atölyenin başında bir noktanın altını özenle çiziyor “Türkiye’de hala mandala eğitimi yok, bu da bir uygulama atölyesi ben sizinle bilgilerimi paylaşacağım”. Evet, bu bir eğitim değil ama size harika kapılar açan bir atölye.



Fakat Silvia’nın atölyesinin bir farkı mandalayı yazı ile buluşturması. Önce çiziyor sonra yazıyorsunuz. Kısacık iki kelime belki de uzun zaman aradığınız kelimeler olabiliyor. İnsanın kendiyle yalnız kaldığı kendine son derece açık olduğu bir süreç. Yazının şifa gücüne çok inanan biri olarak elbette çizme sonrası yazma fikrine bayıldım.



Mandalanın en güzel yanı ne yaparsanız yapın ne kadar çizemediğinizi iddia edin sonuç güzel çıkıyor. Burada amaç zihni susturmak. Huzuru bulmak. Kuralsız bir süreç yaratarak anı yakalamak. Kısaca mandala için harika bir meditasyon / derin düşünme aracı diyebiliriz. Eğer kendi mandalanızı yorumlamaktan çekinmiyorsanız ayrıca paha biçilmez bir terapi süreci olabilir. Beni atölyede en çok etkileyen anlardan biri de niyetle başladığım ikinci mandalamı çizerken niyetime dair cevapların bana figürler üzerinden hızla gelmiş olması oldu. Kendime, kalemime, zihnime inanamadım. Atölyeden çıktığımda yüzümde gülücükler açıyordu.



Mandalanın kelime anlamına baktığımızda kaptaki enerji demek. Daireler içinde çizdiğimiz motifler. Sizin enerjiniz, içinizde gizli kalmış detaylar bu süreçte kâğıda aktarılıyor. Ve her seferinde evet her seferinde yeni motifler yeni detaylar buluyorsunuz. İnsanın kendisinin ne derece engin bir varlık olduğunu anlaması için ne eğlenceli bir yol değil mi?

silvia arsebük ile mandala


Mandalanın ne olduğunu burada çok fazla anlatmayacağım. Eminim çok merak eden herkes arama motoruna yazdığı anda binlerce bilgiye ulaşabilecek kadar bilgisayar kullanıcısı artık. Fakat özellikle Budist rahiplerin yaptıkları kum mandalasından bahsetmek istiyorum. Bu rahipler önce rituellerle pulları boyuyor ve mandalalarına bir niyet koyuyorlar. Grup halinde yaptıkları bir süreç. Mandalanın tamamlanması bazen günlerce bazen aylarca sürebiliyor ve bittikten sonra yaptıklarını siliyorlar. Evet, bozuyorlar. O kadar uğraş o kadar emek bir anda yok oluyor. Bunun anlamı “ Hiçbir şey bize ait değil, bu hayatta her şey gelip geçici”. Daha sonra süpürdükleri kumları suya atıyorlar, niyetleri evrene karışsın diye. Ne hoş bir bakış açısı değil mi? Hele ki günümüzde bir mal uğruna ne gözlerin oyulduğunu düşünürsek insanı sakinleştiren bir düşün.



Eğer atölyeden derinlemesine bir mandala tarihi bekliyorsanız, inanın size göre değil ama kendi içinize biraz daha derinlere bakmak istiyorsanız kaçırmayın.



Huzurunuz bol olsun,
Nazlı Ayça Özkarahan

6 Mart 2015 Cuma

Biraz Mutluluk Biraz Korkusuzluk


özlediğiniz bir şey yapın

Bugün değişik bir gün olsun! Uzun zamandır yapmayı istediğiniz ama yapamadığınız, yapmayı özlediğiniz bir şeye zaman ayırın.

Bugün o gün olsun ve sosyal medyadan yaptığınızı isterseniz görsel olarak isterseniz yazıyla ifade edin.

Belki bir mutluluk akımı olur. Mesela beş dakika meditasyon yapın, veya öğle tatilinde yemeğinizi hızla yiyip şirketin bahçesinde turlayın, olmadı kitapçıya gidip hep okumak istediğiniz ama çok uzun diye almadığınız bir kitap alın . Ya da hiç ekmek yemeyin. Ne zamandır konuşmadığınız eskiden can ciğer kuzu sarması olduğunuz arkadaşınızı arayın. Hayal kurun. Dua edin… Yeter ki uzun zamandır yapmak istediğiniz bir şey olsun.

Ben insanların en büyük yetilerinin mutluluğu yaratmak olduğunu düşünürüm. Ufak şeylerle küçük dokunuşlarla hayatı boyamak gibi. Sabah servise indiğinizde yere dökülmüş yaprakları konfeti olarak algılamak, yerleri süpüren adamın çalı süpürge sesi yerine kuşları duymak, bana hep bir tercih gibi gelir.

Farklı bir günün sonunda kendinizi nasıl hissettiğinize bakın. O anı düşünmek yüzünüzde bir gülümseme oluşturuyorsa –ki gülümsedikçe insanın içi de gülmeye başlar- bunu her gün yapmamak için kendinizden başka hiç bir engeliniz yok.

Bence buna milletçe çok ihtiyacımız var, özellikle korkunun insanların hayatına bu kadar derinlemesine girdiği, cinayetlerin günlük sohbetlere meze olduğu, şiddetin meşru olduğu, kadın kıyımının üçüncü sayfalara sığmadığı bu millete inanın biraz mutluluk biraz korkusuzluk lazım.

Bir şeyi tersine döndürmek istiyorsak önce kendimizden başlamak, mutluluğu hissettikçe çemberimizi büyütmek ilk elden yapılabilecek en güzel hareket değil mi?

Sevgiyle kalın!
Nazlı Ayça Özkarahan

5 Mart 2015 Perşembe

Kuzguncuk'ta yeni bir dünya: Aromaterapi

homemade arpoma terapi - dükkan

Çilek sirkesini sürdüm yüzüme yatmaya hazırım! Evet, evet doğru duydunuz, gerçek çilek sirkesi, içinde anası olacak. Gözlerinizle görmeniz lazım.


Geçenlerde okulumuzun düzenlediği bir geziye katıldım. Önce heveslendim, kayıt yaptırdım gezi günü yaklaştıkça kendi kendine söylenmeye başladım. İş günü, o kadar saat Kuzguncuk’ta, tanımadığım bir sürü veli ile ne işim vardı? Tam son dakika iptali yapacaktım ki geziyi ayarlayan kişiye ne büyük haksızlık olacağını düşünerek vazgeçtim.

İyi ki gitmişim. Öncelikle sabahın ilk saatlerinde Kuzguncuk havası almak müthiş geldi. Homemade Aromaterapi dükkanı, Kuzunguk iskelesinin hemen karşısındaki sokakta. Yanında koca bir otopark var, arabayla ulaşım çok kolay. Aromaterapi nedir derseniz kısaca bitkilerde bulunan uçucu yağlarla yapılan tedavi sistemine verilen ad denebilir.

İçerisi küçücük ama girer girmez size kucaklıyor, biz grubumuz tamamlanana kadar dükkanda dolandık, sonra atölyeye geçtik. Saatlerin nasıl geçtiğini fark etmediğimiz çok keyifli sohbetler ettiğimiz bir gün oldu.  

Öncelikle aktarlardan aldığımız hiç bir yağın maalesef gerçek olmadığını öğrendim.

ucucu yağlarYağlar arasındaki farkları, ve her birinin neye iyi geldiğini, hangi yöntemle üretilirse değerli olduğunu dinledik. Mesela kızlarıma okula giderken bit kovucu olarak lavanta yağı sürmemem gerektiğini öğrendim. (Bu arada bu önemli bir bilgidir, bit lavanta ve biberiye kokusuna gelmiyor. İster bu bitkilerin esansını içeren şampuan kullanın ister doğal yağlarını, duruma birebir çözüm getirdiğini üç yıldır bitlerden uzak kalarak kanıtlıyoruz sanırım). Evet, Homemade Aromaterapi’nin eş kurucularından o gün bize eğitimi veren Aslın Hanım bunun altını özellikle çizdi. Lavanta rehavet verir, okula giderken çocuğa sürerseniz uyku getirir, dedi. Bu sebeple biberiye kullanmanın daha akılcı olacağını söyledi. Tüm bunları anlatırken ayrıca greyfurt yağının zihin açıcı, uyandırıcı etkisi olduğunu özellikle hafızayı da olumlu yönde etkilediğini belirtti. Hafıza tarafını bilmiyorum ama beni uyandırmaya kesinlikle yarıyor diyebilirim. Lavantayı ise yatmadan biraz önce yastıklara damlatmamı daha rahat uykuya dalacağımızı belirtti.  Eğitim sonrası dükkana geçtik, baştan kendime her şeyi almaya yeltenmemek üzere söz vermiştim. Çok temkinli davrandım ama inanın aldığım her şeyden çok memnun kaldım.

Unutmadan, eğitimin sonunda hepimiz kendi çakra yağlarımızı hazırladık.

 
kendi çakra yağını kendin oluştur
Neler mi aldım? Aslı Hanım gerçek gül suyunun tonik için daha doğru bir seçim olacağını söyledi ama benim sivilce problemimin olması çileği tercih etmesine sebep oldu. Hayatımda ilk defa tonik sonrası cildim kurumuyor ve nemlendirici sürmesem bile yumuşacık oluyor. Ayrıca biberiye, lavanta, greyfurt yağlarını aldım. Bir kaya tuzundan el arındırı ve nemlendirici aldım ki sormayın, bitmesin diye gözünün içine bakıyorum. Ve son olarak kantaron yağı, şu hepimizin St. John’s Wort olarak bildiğimiz bitki. Her şeye deva. Artık evde düşen, kaşınan, çatlayan, çizilen kim varsa elimde kantaron peşlerinden gidiyorum. Geçenlerde küçük kızımın dudakları inanılmaz derecede çatlamıştı, bir süre farklı ürünler sürdüm bir sonuç alamayınca kantoran yağını denemeye karar verdim ve biraz sürdüm. Akşama hiç bir şey kalmamıştı. Mucizeyi keşfetmek gibi bir şey değil mi!

Bu arada tüm bu güzel yağları kullanabilmemiz için gerçekten estetik tasarımlarla buğudanlıklar yapmışlar. Benim cimriliğim tuttu o sırada buğudanlığı almadım, en kısa zamanda Kuzguncuk’a gidip eksiklerimi tamamlayacağım.

Bu arada arzu ederseniz homemade aromaterapi’den online alışveriş yapma imkanınız da var.

Sitede yazdığına göre; “ürünlerin tamamı, içinde hiçbir katkı maddesi bulunmayan, elde edilme sürecinde hiçbir kimyasal süreçten geçmemiş, soğuk sıkım sabit yağlar, % 100 saf uçucu yağlar, hidrolatlar (gülsuyu-lavanta Suyu) ve doğru zamanda doğru şekilde toplanmış bitkiler ve % 100 koton kumaşlar kullanılarak kendi laboratuvar ve atölyelerinde üretilmektedir.”



Sevgiyle doğal kalın!


Nazlı Ayça Özkarahan
 

 

18 Şubat 2015 Çarşamba

Ödlekler Cesurdur


Uzun zamandır bu derece okumaya doyamadığım öykülerle karşılaşmamıştım.

 
William Saroyan (1908 – 1981) Bitlis'ten göçen bir ailenin Amerika’da doğan çocuğu. Evlerinde Ermenice ve Türkçe konuşuluyor. Yaşadığı hayatın enteresanlığını, değerlerini, özlemlerini, kırgınlıklarını müthiş sade bir dille anlatıyor. Üç yaşında babasını kaybedince beş yıl boyunca yetimhanede kalıyor. Daha sonra annesiyle birleşse de okul hayatını sürdüremiyor.

Uzun zamandır bu derece okumaya doyamadığım öykülerle karşılaşmamıştım. Kitabı alalı aşağı yukarı üç ay olmuştur. Bir kitap ekinde okuyup edinmiştim. Nalan Hocamız Yeşim Cimcoz Yazıevi öykü atölyesinde çözümlememiz için Saroyan’ın bir öyküsünü verene kadar bu kitaba sıra gelmemişti. Kısa basit bir şeftali üzerinden anlatılan öyküden o kadar etkilendim ki o akşam kitabı elime aldım ve bırakamadım. Şeftali öyküsüne bir yerde rastlarsanız (kitapta yok) mutlaka okuyun. Birbirinden uzak bir baba kız hikayesi. Eşitlik ve insanı duygular üzerine harika bir öykü.

 
Bendeki kitabına gelince, adı “Ödlekler Cesurdur” . Bir önceki yazımı okuyanlar fark edecektir orada da Saroyan’dan bir alıntı yapmıştım. Ödleklerle ilgili enteresan bir çıkarımı vardı. Öykü okumaktan hoşlanıyorsanız, topraklarımızdan göçüp çok uzak diyarlarda yeni yaşamlar kurmuş insanların tecrübelerini merak ediyorsanız kesinlikle tavsiye edilir bir kitap. Ancak milli duygularınız sizi bir iki cümle ile bile sinir harbi içine sokuyorsa aman ha! O zaman öykülerin bazıları size göre olmayabilir, elbette Osmanlı topraklarından sürülmeleri ile ilgili dokundurduğu yerler var.

Üç ay öncesine kadar tanımadığım bu değerli yazar birçok roman, öykü, inceleme ve romana imza atmış.  “The Time of Your Life” adlı oyunuyla 1939 yılında Pulitzer ödülü almış. , UNESCO tarafından 2008 yılı Saroyan Yılı ilan edilmiş.

Bir deneyin derim.

Sevgiler,

Nazlı Ayça Özkarahan

 

15 Şubat 2015 Pazar

Leyla Bir Özge Candır



Özgecan #sendeanlat


Konuya duyarsız kalmak mümkün değil. Ve ne yazık ki ne ilk ne de son olacak. Bazı insanlar için şiddet çok normal günlük bir şey, karşısındakini ezmek, alay etmek, hırpalamak, örselemek, başkası üzerinden hak iddia etmek, dövmek , vurmak, öldürmek. Hep düşünürüm bu insanları kimler nasıl yetiştiriyor diye, doğasından geldiğini kabul etmeyi içim almaz. Hiç Tanrı korkuları yok mudur? Öte yandan bir böceği dahi ezmeyi kabul edemeyen insanlar var. Hepsi aynı dünyanın üzerinde hepsi aynı havayı soluyor. İşin kötüsü, kötü olanların kurallarıyla yürüyor sanki dünya. İyi dediğimiz saf mı kalıyor, güçsüz mü kalıyor?

William Saroyan ‘Ödlekler’ öyküsünde en iyi insanların ödlekler olduğunu söyler. Hani toplumsal değerlerimiz arasında hep erkeklere, çocuklarımıza cesur olmayı aşılıyoruz ya, sen erkeksin cesur olmalısın diyoruz ya. Bence bu öyküyü tam okuma zamanı, bırakın çocuklarınız ödlek olsun! Bırakın siz ödlek olun!

Sizlerle burada öykünün girişini paylaşacağım, ‘Ödlekler Cesurdur’ kitabında tamamını bulabilirsiniz.

“En iyi insanlar ödleklerdir. En ilginç, en kibar, en has ve suç işleme ihtimali en az olanlar gene onlardır. Asla bir bankayı soymayı düşünmezler. Akıllarından bir başkana suikast düzenlemek gibi bir şey geçmez. Yolda yürürken, çukur kazan bir amelenin gözüne kazara kum sıçratsalar, amele de onlara küfretse, ödlekler onurlarının lekelendiğini düşünmezler ve onun için de ameleyle kavga edip bir araba dayak yemelerine gerek kalmaz. Onun yerine, ‘özür dilerim, isteyerek olmadı’ der, yollarına devam ederler.

Ödlekler terbiyeli insanlardır, bir o kadar da düşünceli”

Kadın olarak hepimiz bu dünyada öyle böyle tacize uğramışızdır. Komşu, tanıdık, tanımadık, aileden biri, eş, dost, akraba. Ama genelde susulmuştur. Yeşil Gazetesi’nde böyle bir yazı var. Kadınlar anlatıyor, twitterda yukarıda #sendeanlat hashdagiyle kendi başlarından geçenleri dile getiyorlar. Özgecan için konuşuyorlar. Hep anlatılsa hep konuşulsa. Bu beni düşündürdü, anlatmanın iyileştirdiğine yazmanın şifalandırdığına inanan bir insanım, öte yandan okudukça, duydukça, gördükçe tüm bunların normalleşmesinden korktum, utanç duygusunun (ki burada bahsettiğim tacizi, kötülüğü yapan taraf) tamamen yok olmasından ürktüm.  Evet, öyle bir dünya hali aldık. Neyin kimi nasıl etkileyeceğini bilmediğimiz. Belki de anlatarak daha kötülerini engelleyebiliriz. Ne derseniz?
Yeşil gazetesinin linkine adi üzerine tıklayınca ulaşabilirsiniz. Sayfanın sonuna bir de rahmetli Muzeyyen Senar’dan Leyla Bir Özge Candır şarkısını koymuşlar.  Ne işe yarar bilmiyorum ama dinleyip Özgecan’ın ve ailesinin huzur bulması için dua ettim.

Huzurla kalın

Nazlı Ayça Özkarahan

Hayal Okulu

Gerçekten Hayal Kuruyor muyuz?


Koca koca insanlarız, karşımızda bize koçluk sürecinde destek olan liderlerimiz. Haydi diyorlar, şimdi on beş dakikanız var, herkes birbiriyle hayallerini paylaşsın. Yirmi dört kişi, Bümed’in koca salonunda heyecanla kendimize bir eş bulmaya çalışıyoruz, hayallerimizi paylaşmak için. Karşıma çıkan ilk kişiye “kızlarım, eşim ve ben harika bir kış gecesi evimizde mutlu ve huzurlu oturuyoruz” diyorum, karşımdaki kişi “harika, eminim olacak diyor!” Bir – iki – üç kişi derken Aylin diye bir arkadaşımın karşısına geçiyorum. Aynı hayali daha da detaylandırarak anlatıyorum. “ Bu ne be hayal mi?” diyor. Bakakalıyorum. Şapşallığımın nedenini anlamış olsa gerek “Uç kızım biraz diyor, söylediğin şeyler zaten var… uç bana diyor” İşte o zaman alıyorum elime sazımı, yazdığım kitap Holywood’a senaryo mu olmuyor, ben alanımda duayen bir danışman mı olmuyorum, hobilerim  benim boyumu mu aşmıyor. Offf ne eğlenceli anlatamam. Ayrılırken sağ ol diyorum Aylin’e açmayı unuttuğum bir penceremi hatırlattın. Aslında liderlerimiz yapmak istediği tam da buydu.

O gün etrafımda genç, yaşlı, çocuk fark etmez herkese hayal penceresini açmak için yardım etmeye karar verdim. Derken karşıma bir kitap çıktı. Hayal Okulu İş BaşındaFuat Sevimay’ın. Neyse ki evde bir kitap kurdum, bir de kitap kurdu adayım var hemen aldım geldim. Önce ben okudum. Ne kadar güzel günümüzü, günümüz çocuklarının dünyasını yansıtıyor derken, kitabın içindeki hayallerde kayboldum. Sekiz yaşındaki kızıma verdim. Elinden bırakamadı. Hızımızı alamadık ve okul kütüphanemize verdik. Bu senenin okuma kitabı olarak seçildi. Öyle eğlenceli bir kitap. Fuat Sevimay'da okulumuzu kırmadı ve çocuklarla tanışmak ve kitap hakkında sohbet etmek üzere okula gelmeyi kabul etti. Tavsiye ederim kız erkek herkese hitap ediyor. Ve en güzeli başlığının altında bir yazıyor. Evet, evet diğer bölümleri yolda.

Bu arada başka bir yazıda uzun uzun bahsedeceğim ama Fuat Sevimay’ın harika yetişkin kitapları ve çok özenli çevirileri de var. Kitaplarından biri şu sıralar bir tiyatro oyunu oldu. Ama bunları başka zaman anlatacağım size.

Nazlı Ayça Özkarahan

Başka Bir Dünya Mümkün


Metin Hara
Doğayı oldum olası çok severim. Bu sabah kızlarımın spor dersleri için yine Fenerbahçe’den yola çıkıp Ömerli’de bulduk kendimizi. Bambaşka bir hava, tertemiz, serinliği bile farklı. Ne iyi ettik de kızları şehir dışında bir okula verdik dedim. O sırada küçüğüm sanki aklımı okumuş gibi döndü ve bana “anne okulumu çok seviyorum” dedi. İşte ohhh çektiğiniz anlardan biri bu. Başkası adına verdiğiniz kararın o başkası tarafından minnetle onaylanması. Ağaçlar, çalılar, gölet derken minnet duyacak ne çok şey olduğunu düşündüm. Ve bugün İnsana Güven Akademisi hakkında yazmaya karar verdim.

Geçen sene kurs, atölye ve eğitim bağımlılığımın bir sonucu olarak, koşu bandında youtube’da Metin Hara’nın konuşmalarını izleyerek gitmeye karar vermiştim. İyi ki de vermişim. Bu güne kadar gittiğim en güzel çalışmalardan biri oldu (inanın bana az buz gitmedim). Metin’in hayata bakış açısını, pozitif algısını dinleyicilerine aktarma samimiyeti ve hala süregelen öğrenme çabaları, düşüp kalkmalarını paylaşım tarzı beni gerçekten büyüttü. Evet, büyüttü diyorum çünkü baştan yaratmadı, bir çoğu bildiğim zaten uyguladığım şeylerdi ama bu derece benimsememiştim. Benimseme cesaretini verdi. Demek buna ihtiyacım varmış dedim.

Eğitimlerde konu ne olursa olsun kişinin aldığı her daim kendine özel ve kendiyle sınırlıdır diye düşünüyorum.


Aşkın İstilası- YOLİnsana Güven çatısı altında aldığım dersler sürecinde herkesin kendi ihtiyaçları doğrultusunda farklı boyutlarda geliştiğini gördüm. Bizim dersler sırasında Metin Hara’nın ilk kitabı çıktı. Aşkın İstilasıYol elbette hepimiz koşup aldık, ama itiraf etmeliyim içeriğini gördüğümde gerçekten şaşırdım. Derslerde verdiği bilgileri birebir aktarmıştı. Ve bu durumdan çok mutluydu. Gerçekten fark yaratmak isteyen bir insan ve nihayetinde sadece bir insan. Bunu sık sık söylüyor. Beni gözünüzde büyütmeyin hepiniz bu hayatta ustasınız, yeter ki unuttuğunuz ustalığınızı tekrar keşfedin diyor. Bunu söylediğimde mütevazi bir kişiyle karşılaşacağınızı sanmayın, özellikle terslemeleriyle ünlü ama dert değil onu anlarsanız öyle de kabul edip sevmesini biliyorsunuz.

Kısaca karşınızdaki kim olursa olsun beklentiniz kendi çapınızda olmalı. İnsanın bazı şeyleri gerçekten kendi keşfetmesi ve benimsemesi gerekiyor. Bu günlerdea hayatın kendisine bir göz kırpmasına ihtiyacı olan bir arkadaşım var. Elinde Metin’in kitabı, değişen bir şey yok. Neden, kitaptan mucize bekliyor. Öyle her yerde herkese ‘mucize senin içinde’ diyemiyorsunuz. Söylediğiniz şeyin o kişi için anlamlı olması lazım. Bazen zaman lazım.
Nazlı Ayça Özkarahan