20 Nisan 2018 Cuma

Sussam Bir Türlü Susmasam Acıyacak

Kimi sohbetlere susmak için oturursunuz. Bilirsiniz, dinlemek sizin için en doğrusudur o masada. Kalp kırmak ya da en basiti oluşmuş düzeni, zor kurduğunuz dengeleri bozmak istemezsiniz.
Ama muhabbet uzar, uzar... İçinizde kelimeler büyür, öyle büyür ki çıksa da pişmanlık çıkmasa da. Kaynamaya başlar içinizde, önce sohbetten uzaklaşmaya çalışır masaya dökülen kırıntıları toplmaya başlarsınız. Olmadı konuyu masadan uzaklaştırmaya, siyasete, havalara, baharın nasıl da gelemediğine çekmek ister bir türlü dümeni o tarafa kıramazsınız.
BoşlukÖyle ahh keşke bunları demeseydim gibi değil de; söylemesem de olurdu dersiniz kendi kendinize. Hiç bir fark yaratmadığında mı daha zorlar insanı yoksa içinizde onca zaman tuttuğunuz şeylerin boşluğundan doğan doğal dengesizlik mi bilemezsiniz . Sır açıklamaktan, dedikodu yapmaktan bahsetmiyorum. Hayattan, cevaplardan, fikirlerin bazen bir kapıyı çok önceden açmasından bahsediyorum. Karşınızdaki hazır değilse erken açılan bir kapı deprem etkisi yaratabilir. Bu deprem karşınızda oturanda olmazsa sizde olabilir. İç dengeniz için daha o sözlere ihtiyacınız vardır, bir yastık gibi göğsünüzü dik tutar. Ağızdan bir çıksınlar söner içiniz. Kocaman bir boşluk bırakır geriye. Saat sabahın ikisi oturur hafif çarpıntınızın ritminde ne oldu da böyle hissettiğinize bir anlam veremezsiniz. Göğüs kafesiniz daralmış, kalbiniz boynunuza tırmanmıştır. Kimi zaman da kapandı hatta üzerine duvar örüldü sandığınız kapıların açılmasına sebep verir sözler. On sekiz dakika önce hesabı ödeyip kalksaydınız hâlâ bütün hissedeceğinizi söyler durursunuz kendinize.
İşin ilginç yanı konu siz olmasanız da sözler sizin olduğu için gittiklerinde boşluğun tam ortasında koca bir karadelikle kalakalırsınız.

Diyeceğim o ki bazen susmak en iyi ilaçtır. 
Nazlı Ayça

11 Nisan 2018 Çarşamba

Şükürle Geldin Bahar




DoğuşÇok zaman  geçti. Aslında yazmıyor değilim, öykülere devam ama nedense, aklıma bin bir paylaşacak şey gelse de bir türlü oturup bloga yazı yazamıyorum. Aslına bakarsanız nedense değil, çok çalışıyorum, iş dışı koşuşturmalar, çocuklar derken zaman kalmıyor. 

İnsan böyle zamanlarda kendisine iyi gelen şeyleri öteliyor, koştukça bir ip göğüsleyecek sanıyor ama hiç de öyle olmuyor. Yol uzuyor, engeller çoğalıyor ve kaçış noktalarını atlamaması gerektiğini hatırlıyor.


Bu hatırlatmalardan biri, baharla birlikte tekrar başlayan sabah yürüyüşleri. Elbette size yürüyüşün, kardiyonun yararlarından bahsetmeyeceğim. Yürürken nerelere vardığımı anlatacağım. Öncelikle çıkabildiğim günler sabah saat yedide çıkıyorum. Daha bir çok insan uyurken, güneşin doğuşunu kucaklamak bana inanılmaz enerji veriyor. Yıllar önce Astrolog Merih Akalın demişti, kendini kötü hissettiğin zaman güneşin doğuşunu izle diye. Elbette bunun yıldızlarla bir ilgisi yoktu. İnsan karanlıktan sıyrılırken gökyüzünün aldığı şekillere bakmaya doyamıyor. O yükseliş belki alt benlikte bir umut ışığı oluyor. Yürürken de böyle sanki güneşle birlikte yükseliyor ruh halim.

Sık sık duruyorum, çünkü geri dönen karabatakları selamlamam gerekiyor. Bazen dalga seslerini duymam bazen sadece durgun denize bakmam... Her seferinde, istisnasız her seferinde doğaya hayran kalıyorum. Kentsel dönüşümün hayatı bize zor ettiği şu günlerde ancak bir yırtıktan gördüğümüz gökyüzünü, denize yüzünüzü döndüğünüzde kucaklayıveriyorsunuz. Öyle bir özgürlük hissi veriyor ki geri döndüğümde tüm o canavar binaları bir bakışta yerle bir edebileceğimi düşünüyorum. Hayal kurmak kimi zaman hayallerde kahraman olmak, doğa üstü güçlerle bezenmek bana küçüklüğümden beri iyi gelir. İyi geliyor. İyi ki çıkmışım bu sabah diyorum. 

Ama en önemlisi kışın, binaların arasında, trafikte, katlar arasında, koştururken unuttuğum bir şeyi hatırlıyorum. Gökyüzünün sonsuzluğunda, güneşin eşsizliğinde, yüzümü okşayan rüzgarda, karabataklarda, martılarda, kedilerde, kulağı küpeli köpeklerde, sabah güneşiyle parlayan çimlerde, ağaçların uzun gölgelerinde, çiçeklerin renklerinde şükretmeyi hatırlıyorum. İnsan doğaya geri dönünce inancı ne olursa olsun şükretmeyi hatırlıyor. 


Eve geldiğimde saat sekiz oluyor; şükür ve minnetle dolmuş gönlüm bir de kendi başarı hikayesiyle mutlulukla doluyor. Daha bir çok insan uyurken dokuz bin adım atmışım! Öğlene varmadan on bin olur. İnsan bir güne başlarken daha ne ister ki? En güzel duygularla ofise gitmek üzere hazırlığa başlıyorum. 

Nazlı Ayça

18 Mayıs 2017 Perşembe

Ya İnsanlığımı Kaybedersem?


Son bir aydır değişik bir zaman diliminde yaşıyorum sanki. Birden hayat ters düz oldu, kabus insanlarla karşılaşmaya başladım. Öğrenme sürecimin, tekamülümün bir parçası olarak yaşadığım her bir olayı yazmam, yazarken başka bir gözle tekrar yaşamam gerektiğine karar verdim.  Üst üste binen bir çok olay içinde beni direk hedef almamasına rağmen bir o kadar derinden inciten bir şey yaşadım dün.
Evimizin önündeki marketten çıktım, hemen köşedeki kahveciye gidip iki paket kahve alacak oradan eve geçecektim. Evde kendimle başbaşa kalmaya ihtiyaç duyduğum, kendimi özlediğim bir zamanda olduğum için biraz da acele ediyordum.
Yolumun üzerindeki bankanın giriş kısmındaki çimlere oturmuş bir kız ağlıyordu. Yaşını tahmin etmem gerekse en fazla on yedi yirmi arası derdim. Kız elinde telefonu etrafına bakarak ağlıyordu. Iki kız evlat sahibi bir anne olarak yanına yaklaşmak istedim ama bir yandan da çekinip belli bir mesafede durdum. Bir amca gelerek “neyin var kızım?“ diye sordu.

”Otobüste bana tecavüz ettiler!“ dedi, hıçkırarak.

Amca bana döndü, deli der gibi “otobüste tecavüz diyor” dedi ve her gün duyduğu bir cümleymiş gibi gitti. Çiçekçi Hasret'le gözgöze geldik, telefonunda biriyle konuşuyordu. Ona baktım ne yapsam diye, omzunu silkti, bize ne der gibi.
O sırada kıza kısık ve korkak bir sesle, “bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sordum. Duyup duymadığından bile emin olamadım. O da elindeki telefonda biriyle konuştu ve birden ayağa kalktı, elindeki heybeye sarılarak, ağlaya ağlaya ışıklara yürüdü, bekledi. Aramızda koca bir boşluk, koca karanlık bir çukurla bekledik.
Aklımda bin bir olasılık... Elimi uzatsam omzuna koysam, ya hastaysa?
Ya bu bir numaraysa? Ya hadi abla beni eve götür derse, ve kuytuda bana birileri saldırırsa, ya kızlarıma geri dönemezsem. Ya şizofrense? 
Ya gerçekse, benim, ablamın, dostlarımın çocuklarımız,  tanıdığım tanımadığım bir çok çocuk bu duruma düşerse… Ve herkes benim gibi sessiz kalırsa. Bu kızda hala bir çocuk değil mi?
Karşıdan karşıya geçtik, kahvecinin önünde durdum, gözlerimle kızı takip ettim. Yolun sonuna doğru bir apartmanın bahçesine girdi, gözden kayboldu.

Orada öylece kaldım. 

Ya eve girdiğinde bu yalnızlığı sebebiyle intihar ederse? Ya kimse elinden tutmadı diye hiç ama hiç kendine gelemezse? Ya acil tibbi bir yardıma ihtiyacı varsa.
Ya ben onca insandan biri olarak bunu sadece izlediysem. Bu talihsizliğin içinde talihsiz bir rol oynadıysam. Son dört haftada çok farklı hikayelerin içinde buldum kendimi. Gördüm ki çok güzel olmak, çok çalışkan olmak, çok iyi okulları bitirmek insanı insan yapmıyor.
İnsan olmadan nasıl ne kadar mutlu olunursa öyle yaşıyor halkımızın bir kısmı. Bencillik beceri sayılmış bir hayatın içinde akıp gidiyoruz.

Tüm bunları düşünürken kalabalığın içinde küçücük bir nokta olarak insanlığımı kaybetmemeye niyet ediyorum… ve bunu sizinle paylaşmak istiyorum.

3 Mart 2016 Perşembe

KÜTÜPHANEDE BÜYÜLÜ BİR GECE

Kasabada sis
Bazı günleri unutmak istemezsiniz. Sanki bunu bilirmiş gibi, en başından tablolaşır o günler. O sabah Ömerli’ye inerken aynen böyle bir tabloyla karşılaştım. Kasaba inanılmaz güzel bir sis bulutunun içinde kaybolmuştu. Kitaplarla dolu bir gecenin ardından sanki beni bir masal diyarına davet ediyordu. Yokuşu indikçe koca bir bulutun içine girmiş gibi oldum. Gündüz gözüyle her şeyin üzerine kalın bir tül perde çekilmiş gibiydi. Ya da dev gibi buğulu bir canım arkasından dünyayı seyrediyor gibiydim. Ömerli’nin doğasıyla birleşince doyum olmayan tablolar hazırlayan bu sabah orada olmamın en önemli neden ise okuldaki “Kütüphane” gecesiydi. (Alev Okulları)

Çok değil daha geçen sene, okulun dördüncü sınıflar için düzenlediği kütüphane gecesine kızımın nasıl katılacağına dair evhamlar taşıyordum. Oysa izin verirsek çocuklar büyüyor, izin verirsek bize de alan bırakıyorlar. Biz ailecek bunu, kızımın bu sene dâhil olduğu takımın kampları vesilesiyle yaşadık. Velilerin dâhil olmasına izin verilmeyen bu kamplardan biri iki haftalıktı. Böyle güzel sebeplerden olunca özlem de güzel bir duygu. O cuma sabahı kızımızı gönül rahatlığıyla servise bindirdik. Bavulunun içinde yastığı, pijaması, uyku oyuncağı ve pikesi yola çıktı. Ertesi gün
okula gidecek birlikte kahvaltı edecektik.

Kaç çocuk böyle bir tecrübe yaşama şansını yakalamıştır. Bir gece okulda kalıyorsunuz. Öğretmenlerinizle oyunlar oynuyor, şarkılar söylüyorsunuz. Sonra kitabını okuduğunuz yazar geliyor, sizinle birlikte aktivite yapıyor, kitabını konuşuyor. Sonra, fenerlerle karanlıkta okulu keşfediyorsunuz. Yere sıra sıra dizilmiş minderlerden oluşan dev yatakta, kitapların arasında, okul kütüphanesinde arkadaşlarınızla birlikte uyuyorsunuz. Sabah okulun içinde pijamalarınızla ailenizi karşılıyor, onlarla birlikte yemekhanede kahvaltı ediyorsunuz.
Kütüphane Gecesi

Çocuklar bizi şarkılarla karşıladılar, hepimiz kahvaltı için bir şeyler götürmüştük, zengin bir sofrada geceden hikâyelerle harika bir kahvaltı yaptık. Bence paha biçilmez bir tecrübe oldu.

Bu günlerde ikincisi düzenlenecek olan bu geceye bu sefer katılamıyoruz, kızım kayak kampında. Elbette bu geceye katılmanın da bir koşulu var, çok okumak! Duyduğunda üzüleceği kesin ama hayat her daim seçimlerden ibaret değil mi?


Nazlı Ayça Özkarahan



26 Şubat 2016 Cuma

AİT OLDUĞUM YER

sahildekikız
Yıllar öncesinden bir fotoğraf aldım elime, Rana’nın bir yaşı civarı, pek zayıf gördüm kendimi. Oysa o zamanlar pek hayıflanıyordum. O günden bu zamana birçok şey değişti, geçen dokuz yılda hayatımın bir önceki otuz yılına nazaran daha çok spor yaptım, daha çok rejim yaptım, sonra bir an geldi hiç kafaya takmadım. Geçen kış siz hormonlar deyin ben hareketsizlik, acayip bir kiloya ulaştım. Hamilelik kilomu aştım o derece. Sonra yaz geldi. Amannn kafaya takmayacağım, herkes manken mi olacak bahanesiyle (şahane bir bahanedir bu) plajda hamburger, yanına soğuk bira akşam kızartma takıldım. Fakat geçtiğimiz yıllara göre hayatımda bir fark vardı, çocuklar büyümüş bisikletlenmişti. Tam bir ay boyunca arabanın anahtarına dahi dokunmadım. Yürüdük, bisiklete bindik, yüzdük. Öyle sıkı bir yüzücü veya bisikletçi değilim, hepsi sosyal. Bir ay sonra eve bir döndük, tam on (10!) kilo vermişim. Anladım ki dostlar benim olayım hareket etmek.

Anlamakla bitiyor mu peki? 



Yok, elbette bitmiyor, hareket edemiyorum. Nereye koysanız orada kalıyorum. Hep bir uyku halim var. Hep bir yarına öteleme halleri. Diyeceğim şu, olay hangi kiloda olduğumuzdan çok, özgürlükle ilgili. Hareket etmedikçe hareket etme özgürlüğümüz kısıtlanıyor. Vücut olduğu yerde kalıyor. Kendimi “hadi”ledikçe daha güzel bahaneler bulmaya başladım; uykusuzluk, işe gitme gereği, okunması gereken kitaplar, merak edilen tv programları, artık aklınıza ne gelirse.

martılar

Ve bu sabah kızları servise bıraktım, iki adım yürüyüp köşedeki simitçiden sabah simitlerimizi aldım. Hava o kadar güzeldi ki, bahar öylesine geldiğini hissettiriyordu ki, mimoza kokularıyla öyle bir hadi diyordu ki; “Tamam” dedim. Afiyetle simidimi yedim ve attım kendimi sahile. Şaşkınbakkal’a kadar uzandım. Git – gel yedi kilometre. Öncelikle bin kere şükürler olsun ki böylesi güzel bir yerde yaşıyoruz. Bin kere şükürler olsun ki bahanelerden başka yapmamak için sebebimiz yok. Bin kere şükürler olsun ki zaman zaman da olsa bunun değerini fark ediyorum.

caddebostansahilŞimdi, bugün burada sizlerinde huzurunuzda kendime bir söz veriyorum, bir ay boyunca haftada beş gün deneyeceğim. Dört duvar arası insanı olmaktan hiç hoşlanmadığımı biliyorum. Bakalım şu paçama sırnaşık bir kedi gibi yapışmış olan uyuşukluğumdan kaçmayı başarabilecek miyim? Kış uykusundan uyanabilecek miyim? Bakalım bu enerji beraberinde bana başka neler getirecek? Tenime, ruhuma, saçlarıma dokunan güneş, rüzgâr, kuş sesleri ve iyot kokusu asıl ait olduğum yerin, doğanın huzurunu verecek mi? Bakalım. 

Bu sabahtan bir kaç fotoğrafta ekliyorum, hızlı hızlı yürürken ancak bu kadar oldu. Umarım size de biraz deniz havasını hissettirmiş olurum.
caddebostansahil


Sevgiyle kalın,

Nazlı Ayça Özkarahan

25 Şubat 2016 Perşembe

ÇOCUK GÖZÜYLE DOLMABAHÇE SARAYI

Saltanat Kapısı

En son yazının üzerinden ne çok zaman geçti. Yazmadığımızdan veya yaşamadığımızdan değil, sanırım toplumun genel halinden, çektik elimizi eteğimizi bazı şeylerden. Ama içimiz sevgi dolu, fıkır fıkır olunca ne kadar çekilebiliriz ki hayattan?



Neler yaptık bu arada diye sorarsanız;

Geçen sonbahar sınıfça ilk gezimizi düzenledik. Velilerimizden Pınar sağ olsun, Antonina
 Turizm ile bize harika bir Dolmabahçe Sarayı turu düzenledi. O hafta Ankara Gar’ında vicdansız patlama olmuştu. Arkadaşlardan biri aradı, “Aman gitmeyin sakın!” diye uyardı bizi. Sakınalım da nerede bulacağı da belli değil ki, okul gezileri iptal olmuş, evimizin çevresinde üç km çapı olan bir alana sıkışmışız gibi cümlelerle kendimizi avuta avuta iptal etmedik geziyi. Ruhlarımız karanlık çocuklarımızla birlikte Dolma Bahçe Sarayı'na yola çıktık. 

Hamam
Kadıköy'den kalkan servisimiz, özenle seçilmiş öğle yemeğimiz, tüm planın saat gibi işlemesi gerçekten harikaydı. Önce Dolmabahçe Sarayı sonra Saray Koleksiyonları Müzesi'ni gezdik.

En önemlisi Antonina Turizm bize harika bir rehber ayarlamıştı, hem bilgisi hem ataklığı, hem de çocuklara yaklaşımı çok güzeldi. Tura başlamadan çocuklara kalem ve defter dağıtarak gezi sırasında not almaları ve çizim yapmaları için onları cesaretlendirdi. Kimi zaman özel olduğunu düşündüğüm alanlara girdik. Çocuklar çizimler yaptı. Farklı odalarda tahmin oyunları oynadık. 

Eski yaşamları konuşurken, özellikle haremlik kısmını gezerken elbette kadınların durumu gündeme geldi. Bugünümüz ve dünümüz arasında giderek birbirine yaklaşan ama aslen dağlar kadar olan farklar konuşuldu. Tarihin inanılmaz ihtişamı ve acıları, ihtişamı yaşayanların yanında yok olanlar konuşuldu. Son olarak aslında hiçbir şeyin değişmediğine gizliden gizliye düşünüldü.

Tarih gerçekten tekerrürden mi ibaret?


Geçmişi anlamak, geçmişi kucaklamak hatta bağışlamak önemli ama bunu yaparken gereksizce bir özlem duymadan, onun geçmiş olduğunu kabul ederek yapabilmek esas olan galiba. O sebeple o gün, yaşadığımız şehre yabancılaşmama ve bu gezilerin nicelerini yapma kararı aldık. Henüz çok ileri gidemesek de bahar için harika planlarımız var.


Sakin, yağmurlu, huzurlu bir İstanbul pazarı, analı çocuklu böylece anlamlı bir hal aldı. En son saraydan çıkıp eski eşyaların sergilendiği Saray Koleksiyonları Müzesi'ne geçtik.
 Kazanların büyüklüğü insan kalabalıklarına özendirirken dişçi koltuğu tüylerimizi ürpertti. İlaç sandığını hayranlıkla seyrettik, yaşamak için ihtiyaçlarımızın o kadar da değişmemiş olduğunu fark ettik. İnsan olmak üstüne biraz düşündük biraz konuştuk. Çıkışta müze mağazadan kitap almayı elbette unutmadık. Başta İstanbul sevdasına kapılmış olmanın sarhoşluğuyla vapurla dönmediğimize hayıflansak da bize geziyi organize eden turizm şirketinin servisiyle evimize doğru çok neşeli bir yolculuk yaptık.

Sizlerle Antonina Turizmin Blog sayfasını ve turla ilgili detayları okumanızı tavsiye ederim. 


Sevgiyle kalın!
Nazlı Ayça Özkarahan

22 Nisan 2015 Çarşamba

YAZMASAYDIM DELİ OLACAKTIM! Sait Faik


Neredeyse bir aydır bekliyorduk. Anneli çocuklu toplam yirmi iki kişi olduğumuzu görünce gözlerime inanamadım. Biz okulumuzdan bağımsız, bir cumartesi çocuklarımızı kaptığımız gibi Burgazada’ya Sait Faik Müzesi’ne giden annelerdik. İstanbul bize göz kırpmış, ılık bir havaya uyanmıştık.

Önce poyraz karşıladı bizi, anneler arası yavaş yavaş muhabbetler söndü, teknenin üstünde farklı yerlere dağıldık. Çocuklar tınmamıştı, sırtlarında çantalar ellerinde fotoğraf makinaları heyecanla adaya varmayı bekliyorlardı.

Aramızda bir de içinin rengini saçlarına taşımış bir kadın. Füsun Çetinel elinde vapur çayı ve gazetesi (kendi röportajını okuyordu) ara ara bana sorular soruyordu. Kim bilir kaçıncı gelişi, aslında bugünü olur kılan, yine ilk gün gibi heyecanlı. Çocukların isimleri, okulda neler yaptıklarını öğrenmek istiyordu… Bense midem izin verdiğince cevap veriyordum. Yoksa bulmuşum Füsun’u susar mıyım, ama mecbur susuyorum işte.

Adaya vardığımızda bizi iskelede üç tane bisikletli adalı çocuk karşıladı. Bu çok önemli kişilerce karşılanmak yüzümüzdeki memnuniyeti ikiye katladı. Çocuklardan biri kamkara kabarık dalgalı saçlı, güzeller güzeli. Adı Bulutmuş. Kara bulut! Bütün gün onu izledim, adaya has rahatlığı doğallığı, sorulara verdiği cevaplar, bu küçücük kalplerin müzeyi sahiplenişleri hepsi müthişti.

Müzeyi gezmeye önce bahçesinden başladık. Yeni çiçeklenmiş erguvanın altında Füsun çocukları tanıştırdı. Ve sonra “Sait Faik kimdir?” diye sordu. Biz şehirli çocukların şehirli anneleri onları geziye her anlamda hazırlamıştık, yedekleri, montları, şapkaları, ipadleri, fotoğraf makinaları vardı ama hiçbirimizin aklına Sait Faik hakkında konuşmak gelmemişti.

Ayasofya KonuşuyorFüsun başladı çocuklara sorular sorarak Sait Faik’i, doğa sevgisini, neden adayı seçtiğini anlatmaya. Hepsi hevesle dinlediler. Öğrendiler. Bir iki parça öykü okudu, öyküleri o özel bahçede içlerine çektiler. Sonra müzenin çok tatlı müdürü geldi yanımıza, çocuklarla tanıştıktan sonra müzeyi bizzat gezdirdi. Müzenin tarihi, Sait Faik’in hayatı, odalardaki objeler hakkında çocukları hiç sıkmayacak tam da onların anlayacağı bir dilde bilgi verdi.

Sonra yine erguvanın altında yerlerimizi aldık, gezinin başından beri elimde sımsıkı tuttuğum Gergedan Kitapevi torbasını açtım. Tam on dört adet Füsun Çetinel’in Günışığı Kitapevi’nden yeni çıkmış kitabı, "Ayasofya Konuşuyor". Çocuklar sıraya girdiler, Füsun hepsini özenle imzaladı. O sırada benim aklımda yeni bir proje canlanıyordu, yakında Füsun’la kitabı üzerine, Veli üzerine (kitaptaki karakter) bir söyleşi yapsak diye… (Kitap hakkında ayrıca yazacağım)

Müzeden ayrılmadan bir grup anne müze mağazaya uğradık, benim henüz yedisini doldurmamış küçüğüm “anne bana Son Kuşlar’ın mıknatısını al” diye beni çekiştiriyordu. Daha gurur duyacağım bir çekiştirme düşünemiyorum. Füsun’u öptüm teşekkür ettik (ne kadar etsek azdır bence çok güzel hazırlanmıştı, koca bir zaman ayırdı bize) , ama ne yazık ki yeni bir grup girmişti ve Canan Hanım’ı görüp ona teşekkür edemedik.



Sonra vurduk kendimizi Kalkapazankaya’ya. Çocuklar bahçenin tadını çıkarırken biz anneler de elimizde içkilerimiz dalga seslerinde muhteşem bir sohbete daldık.

Ne mutlu bana bu kadar birbirine ayak uyduran bir grubun içine düştüm… Ne mutlu bize bir müze gezisinin değerini bilen çocuklarımız var…

Sait Faik’in vasiyeti üzerine sorumluluğu Darüşşaka Cemiyeti’ne verilen müze evi mutlaka görün. Yazarın yaşamına tanıklık etmiş bu evde, ona ait eşyalar, fotoğraflar, mektuplar, kitapları, yatağı sizi bambaşka bir zamana götürmek için bekliyor. 11 Mayıs 2009 tarihinde restore edilmiş şekilde yeniden ziyarete açılmış olan müze ev, ülkemizde en fazla ziyaret edilen müze evlerden biri olmuş.

Unutmadan Füsun'un ayrıca harika bir blogu var, öykününevhali, bakmanızı tavsiye ederim.
Sevgiyle kalın!

Nazlı Ayça Özkarahan