Kimi
sohbetlere susmak için oturursunuz. Bilirsiniz, dinlemek sizin için en
doğrusudur o masada. Kalp kırmak ya da en basiti oluşmuş düzeni, zor kurduğunuz
dengeleri bozmak istemezsiniz.
Ama
muhabbet uzar, uzar... İçinizde kelimeler büyür, öyle büyür ki çıksa da
pişmanlık çıkmasa da. Kaynamaya başlar içinizde, önce sohbetten uzaklaşmaya
çalışır masaya dökülen kırıntıları toplmaya başlarsınız. Olmadı konuyu masadan
uzaklaştırmaya, siyasete, havalara, baharın nasıl da gelemediğine çekmek ister
bir türlü dümeni o tarafa kıramazsınız.
Öyle
ahh keşke bunları demeseydim gibi değil de; söylemesem de olurdu dersiniz kendi
kendinize. Hiç bir fark yaratmadığında mı daha zorlar insanı yoksa içinizde
onca zaman tuttuğunuz şeylerin boşluğundan doğan doğal dengesizlik mi
bilemezsiniz . Sır açıklamaktan, dedikodu yapmaktan bahsetmiyorum. Hayattan,
cevaplardan, fikirlerin bazen bir kapıyı çok önceden açmasından bahsediyorum.
Karşınızdaki hazır değilse erken açılan bir kapı deprem etkisi yaratabilir. Bu
deprem karşınızda oturanda olmazsa sizde olabilir. İç dengeniz için daha o
sözlere ihtiyacınız vardır, bir yastık gibi göğsünüzü dik tutar. Ağızdan bir
çıksınlar söner içiniz. Kocaman bir boşluk bırakır geriye. Saat sabahın ikisi
oturur hafif çarpıntınızın ritminde ne oldu da böyle hissettiğinize bir anlam
veremezsiniz. Göğüs kafesiniz daralmış, kalbiniz boynunuza tırmanmıştır. Kimi
zaman da kapandı hatta üzerine duvar örüldü sandığınız kapıların açılmasına
sebep verir sözler. On sekiz dakika önce hesabı ödeyip kalksaydınız hâlâ bütün
hissedeceğinizi söyler durursunuz kendinize.
İşin
ilginç yanı konu siz olmasanız da sözler sizin olduğu için gittiklerinde
boşluğun tam ortasında koca bir karadelikle kalakalırsınız.
Diyeceğim
o ki bazen susmak en iyi ilaçtır.
Nazlı Ayça











