25 Şubat 2016 Perşembe

ÇOCUK GÖZÜYLE DOLMABAHÇE SARAYI

Saltanat Kapısı

En son yazının üzerinden ne çok zaman geçti. Yazmadığımızdan veya yaşamadığımızdan değil, sanırım toplumun genel halinden, çektik elimizi eteğimizi bazı şeylerden. Ama içimiz sevgi dolu, fıkır fıkır olunca ne kadar çekilebiliriz ki hayattan?



Neler yaptık bu arada diye sorarsanız;

Geçen sonbahar sınıfça ilk gezimizi düzenledik. Velilerimizden Pınar sağ olsun, Antonina
 Turizm ile bize harika bir Dolmabahçe Sarayı turu düzenledi. O hafta Ankara Gar’ında vicdansız patlama olmuştu. Arkadaşlardan biri aradı, “Aman gitmeyin sakın!” diye uyardı bizi. Sakınalım da nerede bulacağı da belli değil ki, okul gezileri iptal olmuş, evimizin çevresinde üç km çapı olan bir alana sıkışmışız gibi cümlelerle kendimizi avuta avuta iptal etmedik geziyi. Ruhlarımız karanlık çocuklarımızla birlikte Dolma Bahçe Sarayı'na yola çıktık. 

Hamam
Kadıköy'den kalkan servisimiz, özenle seçilmiş öğle yemeğimiz, tüm planın saat gibi işlemesi gerçekten harikaydı. Önce Dolmabahçe Sarayı sonra Saray Koleksiyonları Müzesi'ni gezdik.

En önemlisi Antonina Turizm bize harika bir rehber ayarlamıştı, hem bilgisi hem ataklığı, hem de çocuklara yaklaşımı çok güzeldi. Tura başlamadan çocuklara kalem ve defter dağıtarak gezi sırasında not almaları ve çizim yapmaları için onları cesaretlendirdi. Kimi zaman özel olduğunu düşündüğüm alanlara girdik. Çocuklar çizimler yaptı. Farklı odalarda tahmin oyunları oynadık. 

Eski yaşamları konuşurken, özellikle haremlik kısmını gezerken elbette kadınların durumu gündeme geldi. Bugünümüz ve dünümüz arasında giderek birbirine yaklaşan ama aslen dağlar kadar olan farklar konuşuldu. Tarihin inanılmaz ihtişamı ve acıları, ihtişamı yaşayanların yanında yok olanlar konuşuldu. Son olarak aslında hiçbir şeyin değişmediğine gizliden gizliye düşünüldü.

Tarih gerçekten tekerrürden mi ibaret?


Geçmişi anlamak, geçmişi kucaklamak hatta bağışlamak önemli ama bunu yaparken gereksizce bir özlem duymadan, onun geçmiş olduğunu kabul ederek yapabilmek esas olan galiba. O sebeple o gün, yaşadığımız şehre yabancılaşmama ve bu gezilerin nicelerini yapma kararı aldık. Henüz çok ileri gidemesek de bahar için harika planlarımız var.


Sakin, yağmurlu, huzurlu bir İstanbul pazarı, analı çocuklu böylece anlamlı bir hal aldı. En son saraydan çıkıp eski eşyaların sergilendiği Saray Koleksiyonları Müzesi'ne geçtik.
 Kazanların büyüklüğü insan kalabalıklarına özendirirken dişçi koltuğu tüylerimizi ürpertti. İlaç sandığını hayranlıkla seyrettik, yaşamak için ihtiyaçlarımızın o kadar da değişmemiş olduğunu fark ettik. İnsan olmak üstüne biraz düşündük biraz konuştuk. Çıkışta müze mağazadan kitap almayı elbette unutmadık. Başta İstanbul sevdasına kapılmış olmanın sarhoşluğuyla vapurla dönmediğimize hayıflansak da bize geziyi organize eden turizm şirketinin servisiyle evimize doğru çok neşeli bir yolculuk yaptık.

Sizlerle Antonina Turizmin Blog sayfasını ve turla ilgili detayları okumanızı tavsiye ederim. 


Sevgiyle kalın!
Nazlı Ayça Özkarahan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder