Çok zaman geçti. Aslında yazmıyor değilim, öykülere
devam ama nedense, aklıma bin bir paylaşacak şey gelse de bir türlü oturup bloga
yazı yazamıyorum. Aslına bakarsanız nedense değil, çok çalışıyorum, iş dışı
koşuşturmalar, çocuklar derken zaman kalmıyor.
İnsan böyle zamanlarda
kendisine iyi gelen şeyleri öteliyor, koştukça bir ip göğüsleyecek sanıyor ama hiç
de öyle olmuyor. Yol uzuyor, engeller çoğalıyor ve kaçış noktalarını atlamaması
gerektiğini hatırlıyor.
Sık sık duruyorum, çünkü
geri dönen karabatakları selamlamam gerekiyor. Bazen dalga seslerini duymam
bazen sadece durgun denize bakmam... Her seferinde, istisnasız her seferinde
doğaya hayran kalıyorum. Kentsel dönüşümün hayatı bize zor ettiği şu günlerde
ancak bir yırtıktan gördüğümüz gökyüzünü, denize yüzünüzü döndüğünüzde kucaklayıveriyorsunuz.
Öyle bir özgürlük hissi veriyor ki geri döndüğümde tüm o canavar binaları
bir bakışta yerle bir edebileceğimi düşünüyorum. Hayal kurmak kimi zaman
hayallerde kahraman olmak, doğa üstü güçlerle bezenmek bana küçüklüğümden beri
iyi gelir. İyi geliyor. İyi ki çıkmışım bu sabah diyorum.
Ama en önemlisi kışın,
binaların arasında, trafikte, katlar arasında, koştururken unuttuğum bir şeyi
hatırlıyorum. Gökyüzünün sonsuzluğunda, güneşin eşsizliğinde, yüzümü okşayan
rüzgarda, karabataklarda, martılarda, kedilerde, kulağı küpeli köpeklerde,
sabah güneşiyle parlayan çimlerde, ağaçların uzun gölgelerinde, çiçeklerin renklerinde şükretmeyi hatırlıyorum. İnsan doğaya geri dönünce inancı ne olursa olsun şükretmeyi hatırlıyor.
Eve geldiğimde saat sekiz
oluyor; şükür ve minnetle dolmuş gönlüm bir de kendi başarı hikayesiyle
mutlulukla doluyor. Daha bir çok insan uyurken dokuz bin adım atmışım! Öğlene varmadan
on bin olur. İnsan bir güne başlarken daha ne ister ki? En güzel duygularla ofise gitmek üzere hazırlığa başlıyorum.
Nazlı Ayça

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder